27 Ocak 2011 Perşembe

heart of darkness


aslında benden içerde, bir ben daha var !

3 Aralık 2010 Cuma

güncelleme

olmuş baya bişiyler yazmayalı.
zaman da ilerlemiş yine sinsice.
hayatlar değişmiş (ve değişmekte), paylaşımlar evrilmiş(ve ya körelmiş)
ve ilerler olmuş bir çok şey. (bunun da bir ilüzyon olması çok beklenir sankim)

iki şey paylaşmak istiyorum alakalı alakasız:

birincisi bir kaç gün önce ortaya çıkan, abuk bir elemana dair kısa bir çalışma.
onun da aradığı ve bulamadığı bişiyler var.

video
düşündürücü

diğer mevzuysa hayli rahatsız edici (olduğu iddia edilse de ben gayet keyif aldım) bir güncel sanat performansına dair.

ilk defa contemporary 2010 kapsamında mardin'de gerçekleştirdiği 3 Kişiyle Evlilik çalışmasıyla tanıştığım, ve daha bir çok 'rahatsız edici' işinin olduğunu öğrendiğim, Şükran Moral'ın son performans çalışması olan 'Amemus'un izleyici/ röntgencilerinden biriydim dün akşam.


shocking!

mısır apartmanında bulunan casa dell'arte sanat galerisinde gerçekleşen 'Amemus' performansı, içerik olarak insan eliyle hazırlanmış bir ortamda (kırmızı perdelerle çevrili, merkezinde beyaz tüller içerisine yerleştirilmiş kırmızı bir yatak) iki kadının pek de samimi / gerçek hissettirmeyen sevişmelerinin; kırmızı perdeler ve yatağın üzerinde, fallus şeklinde gözüken kamera, fotoğraf makineleri ve seyircilerin gözleri tarafından kaydedilmesinden meydana geliyordu. sanatçının tasarladığı, izleyicide 'sarsıcı bir deneyim' yaratma amacı, kabaca 15dk süren bu performansın sonunda dönen geyikleri ve 'ciddi anlam kaygısı' muhabbetlerini göz önüne alırsak, yerini bulmuş gibiydi.


controversial

garip bakış açıları da geliştirilebilir sankim bu performansın üstünden. şöyle ki, amsterdamda, parisde insanların para vererek, sadece cinsel keyif alma amaçlı tükettikleri görsel bir performans şeklini ülkemizde 'güncel sanat performansı' adı altında yapıp, bununla seyircisini sarsmaya çalışan güncel sanatçılarımız var. tabi ki tartışmaya açık bir çok noktası olduğunun farkındayım, ama garip bir deneyim olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. kaldı ki odanın dizaynı ve performansın kendisi çok daha sembolik bir anlatım taşıyordu sankim benim anlamadığım. ve sonuçta insanların tepkilerini izlemek de gayet eğlenceliydi.

bakalım bu işin ürün olarak sonuçları nasıl olacak, merakla bekliyorum.

kısa sürede gelen edit: casadellarte galerisi tarafından yapılan açıklamaya göre yukarıda bahsi geçen Şükran Moral'in Amemus performansının görüntülerini içerecek olan sergi iptal edilmiştir.

daha önce de söylemişmiydim, mükemmel bir ülkede yaşıyoruz, bilhassa konu kültür-sanat çalışmaları olunca.

14 Eylül 2010 Salı

van'a veda...

bu son entry van sınırlarından yazılmış olan.
bitmez dediler, şafak sıkıştırır dediler; evet, hepsi oldu ama BİTTİ.
bir saat sonra evime dönüyorum.
takip eden herkese teşekkür ederim.
görüşmek üzere.

çatışmadan bir enstantane :P

9 Eylül 2010 Perşembe

Hudut Namus"tu"



biz nöbet tutana kadar!

4 Eylül 2010 Cumartesi

gözler kapandı...

bazen kapamak gerekiyor gözleri, üşüsek de, donsak da. yapabilcek bişey yok sanırım, keza sistem acımasız. o zaman ahmed arif'ten gelsin bütün üşüyenlere:

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...

Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...

3 Eylül 2010 Cuma

"ölü havalar"ın hastasıyım

henüz keşfetmemiş olanlarınız için, 2009 yılında vücuda gelmiş bir süpergrup'dan dem vurmak istiyorum iki kelam: the dead weather

muhteviyatı itibariyle; white stripes ve the raconteurs'un, hatta abartmadan 21.yy'ın müzikal dehası jack white, the kills ikilisinden hatırlayacağınız hatun kişi Alison Mosshart, yine the raconteurs'un bass gitaristi Jack Lawrence ve queens of the stone age sabiti Dean Fertita'dan oluşuyor grup. jack white'ın ellerinde bagetlerle boy gösterdiği ikinci çalışması (ilki, alicia keys'le son bond filmi için ortaya koydukları another way to die isimli şarkıydı) olması açısından da gayet önemli buluyorum bu projeyi.










ekibe gel!


kuruluş hikayesi ise tam anlamıyla "bu piyasadaki kafa adamlarız, sen bize destek ol, biz de bir güzellik yaparız artık" muhabbetiyle anlatılabilir sanırım. şöyle ki, 2009 başlarında memphis'de bir the raconteurs performansı esnasında jack bey'in sesi kısılır. o esnada ortamda bulunan alison hanımdan, gruba Steady as She Goes ve Salute Your Solution şarkılarında eşlik etmesi istenir. sonuç jack white'ı aşırı derece memnun etmiş olacak ki kısa sürede gruptan bassçıyı da alıp "hadi bi stüdyoya gidelim, benim bir şarkım var. ben ve jack çalalım, sen de söylersin" diyerek stüdyonun yolunu tutarlar. oraya vardıklarında ne görsünler gitarı en az jack white kadar iyi (hatta belki daha da iyi, tartışılır) konuşturabilen dean fertita'da orda, oturmuş kafasına göre takılmakta.


tek şarkının kaydı amacıyla gidilen stüdyodan, temmuz 2009'da 11 şarkılık Horehound albümü çıkagelir. yırtıcı vokal partisyonlarına, konuşan gitarlar ve değişiklik gösteren ritmler de eklenince, Horehound 2009'un en ilgi çeken albümlerinden biri olurken; dead weather'da kendinden bolca söz ettirir duruma gelir kısa sürede.



mutlaka dinlenmeli:

i cut like a buffalo
treat me like your mother
3 birds





2009 sona ermeden (ekim) ekip hızını alamayıp, yeni albümün çalışmalarına başlar. bu çalışmalar sonucunda, ilk albümü şarkı yazımı, sözler ve hissiyat bakımından katlayan Sea of Cowards albümleri 2010 mayısında raflardaki yerini alır. projenin etkileri halen gözlemlenebilir haldeyken, ikinci albümle grup piyasa içerisindeki yerini sağlamlaştırır.



mutlaka dinlenmeli:

the difference between us
die by the drop
old mary





tarz olarak, en kaba tabiriyle alternatif rock icra eden dead weather'ın müziği için bolca garaj rock ve blues etkileşimli demek de yanlış olmayacaktır. jack white'ın white stripes ve the raconteurs ile ortaya koyduklarını ayrı ayrı beğenen biri olarak, dead weather'la beni tam kalbimden ve ruhumdan yakaladığını söyleyebilirim. son olarak grubun gelecek planlarına dair sorulan bir soruya, bassçı lawrence gayet açık yüreklilikle şöyle demiş:

"the band will either be recording or doing some more shows. I don't think we can stop; even if someone was too busy, nothing seems like it's going to be getting in the way of this. Our other bands are still alive, obviously, but this one is right up there. It doesn't feel like a side project or anything to us. It feels like a real band. And I think it's just getting better the more we get to play. "


dinleyin, dinletin!

düşününce...


şöyle diyor f.d.:

" ... kendi kendime şu yersiz soruyu sordum. Kolay elde edilmiş mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet, hangisi daha iyi? "

acıyla, sıkıntıyla ilerliyor hayat. olgunlaşma da bunlar oldukça gerçekleşiyor sankim. yoksa hep mutlu, hep çocuk, hep ergen ol"abil"mek nereye kadar? bakmayın bana sıkıntı bastı içimi bir nebze. kısa sürede; hatta sabah 5-7 nöbetlerinde bitirdiğim bu eserden etkilendim oldukça sanırım. kendimi de bir nevi "yeraltı" mahlukatı olarak hissettiğim için olabilir mi? neden olmasın.

devam etmek gerekirse;

" Köşemde manen çürümüş, çevreden, canlı yaşamdan kopmuş, yeraltında kendi yarattığım kine boğulmuş olarak, yaşama nasıl yan çizdiğimi uzun uzadıya anlatmanın hoşa gidecek nesi var? Sonra romanda bir kahraman istenir, oysa benimkinde, inadına, bir kahramanın karşıtı olan bütün özellikler bir araya toplanmış. İşte bu yok mu ya, bizim gibileri anlamanın en kestirme yoludur. Çünkü bizler, az ya da çok, yaşamak alışkanlığını yitirmiş, aksaya aksaya yürüyen insanlarız. Hem de gerçek "canlı yaşam"dan tiksinecek, onun lafını bile işitmek istemeyecek kadar yaşama yabancılaşmışız. Bu yabancılaşmayı; "canlı yaşam"ı bir iş, bir görev sayarak, onu kitaptan öğrenmeyi üstün tutacak dereceye vardırmışız. "

bu notlara dikkat çekmek geldi içimden.
taa yeraltından sesleniyorum.
duyun sesimi!