18 Ağustos 2010 Çarşamba

bir başyapıt'a denk geldim

sayılan günler azaldıkça, sanırım bilinçsiz olarak zaman geçirme amaçlı, dandik flmler yerine kafayı iyice zora sokacak, düşünceler denizinde sağlam gezintilere çıkaracak çalışmaları tercih eder oldum. bu duruma örnek oluşturabilcek son film, charlie kaufman sevimlisinin (insan demeye dilim varmadı) ilk yönetmenlik çalışması olan, 2008 yapımı "Synecdoche, New York" oldu. daha önceleri müthiş yazar kimliğiyle tanıdığımız kaufman'ın (bknz. eternal sunshine, adaptation, confessions of a dangerous mind)yine yazarlığının yanında, ilk yönetmenlik denemesi olması açısından da bünyede bir heyecan yarattığı gerçeğini saklamamak lazım sanırım.


yine filmin konusunu hiç bilmeden dalınca, ilk beklenti new york şehrine dair bir hikaye ile karşılaşacağımız yönünde oluyor tabi "normal" olarak. gelin görün ki kaufman bu filmde, bir tiyatro yönetmeninin hayatını, yaşadıklarını, bilhassa trajedilerini nerdeyse 1-1 sahneleme yönündeki aşırı kompleks amacının içerisinde seyirciyi kafa patlatmaya yönlendiriyor. filmin ilk bölümünde herşey gayet akıcı, zamansal ve mantıksal bir kurguyla ilerlerken, ikinci bölümde süregiden gerçeklik ve ana karakterin gerçekliği arasındaki paradoksda kaybolmamak elde değil. başrolde, tiyatro yönetmeni olan caden cotard rolünü Philip Seymour Hoffman gerçeküstü bir şekilde canlandırıyor.


hikayenin genelinde, karısının kendisini terk etmesi üzerine, 30lu yaşlarının sonlarında olmasına rağmen anlamlandıramadığı hayatını, bütün yaşadıklarını sahneye aktararak anlayabileceğine inanan bir tiyatro yönetmeninin bu yöndeki sıkıntılı çabası anlatılıyor. sonuçta gerçeğin 1-1 aktarılabilip aktarılamayacağından tutun, bireyin hayat içerisinde ne kadar da "küçük" ve önemsiz olduğuna ve ölüm kavramına kadar bir çok temel sorunu var bu hikayenin. filmin bir yerinde bu oyuna "simulacra" ismini vereceğini söylüyor yönetmen. nedir peki simulacra (simulacrum)?

antik yunandan beri tartışılagelen "gerçeğin yansıması" durumuna simulacra deniyor felsefede. bir çok farklı yaklaşım olmakla beraber, beni en çok ilgilendiren ve bu filmle ilişkilendirebileceğimiz, fransız düşünürler jean baudrillard ve gilles deleuze'ün yaklaşımlarıdır sanırım.












babalara dikkat!

kabaca bahsetmek gerekirse; ilkine göre artık gerçeklik göndergeleri olmayan referanslardan oluşmaktadır. Kısacası gerçeklik bir hiper-gerçeklik durumu kazanmıştır. bu duruma göre gerçeklik sürekli yeniden üretilebilen bir olgu durumuna gelmiştir. deleuze'de ise simulacra; farklı olanın farklılıkları sayesinde farklılaştığını savunduğu bir sistem haline gelir.












bu sahneye dikkat!

bu iki yaklaşımdan yola çıkarak (ki bu yaklaşımları göz ardı ederek ve tam anlamıyla "ayık" bir kafayla bu filmi izlemek hata olacaktır; keza sonu gelmez öyle diyim), filmin içeriğinde gerçekleştirilmek istenilen yönetmenin hayatının yansıtılması durumu gerçeğin üstüne çıkan bir olgu haline gelir. böylece hangisi gerçek, hangisi gerçeğin yanısıtılması ve hangisi hangisini gerçek anlamda etkilemektedir? gibi bir dünya soru kafada dolanırken, yönetmeni de yönlendiren bir ses:

"die!"(öl!).

1 yorum:

Nilay dedi ki...

of...öl ve aydınlanan ekran.
not:ayıktım.